E-mc2 neyin formülüdür ?

Umut

New member
E=mc² Neyin Formülüdür? Einstein’ın Denkleminden Bilim, Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Eşitsizliğine

Bir fizik dersinde tahtaya yazılan E=mc² formülünü ilk gördüğümüzde çoğumuzun aklına yalnızca Albert Einstein, atom bombası ve “çok zor fizik” gelir. Oysa bu küçücük denklem, yalnızca evrenin nasıl çalıştığını anlamamıza yardım eden bir fizik bağıntısı değildir. Bilime kimin erişebildiği, kimin bilim insanı olarak görüldüğü, hangi çocukların laboratuvara daha erken girebildiği ve kimin “matematiğe yatkın” kabul edildiği gibi sorulara baktığımızda, E=mc²’nin etrafında çok daha geniş bir toplumsal hikâye görmeye başlarız.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: E=mc²’nin kendisi toplumsal cinsiyet, ırk veya sınıfla ilgili bir formül değildir. Formül fiziksel bir gerçeği ifade eder. Ancak bu formülü öğrenme, öğretme, araştırma ve fizik alanında kariyer yapma süreçleri toplumsal koşullardan bağımsız değildir.

Bu yazıda hem formülün ne anlama geldiğine hem de bilimin kendisini değil, bilime erişim ve bilimsel kurumların işleyişini şekillendiren sosyal yapıları tartışmaya çalışacağım.

E=mc² Tam Olarak Ne Anlama Geliyor?

Einstein’ın özel görelilik kuramıyla ilişkilendirilen E=mc², kütle ile enerjinin birbirinden tamamen bağımsız kavramlar olmadığını, aralarında doğrudan bir eşdeğerlik bulunduğunu ifade eder. Burada:

E: Enerjiyi,

m: Kütleyi,

c: Işık hızını temsil eder.

Einstein Online’ın açıklamasına göre durağan durumdaki bir cismin bile sahip olduğu toplam enerji, kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımıyla ilişkilidir. Daha genel ifadeyle kütle ve enerji, aynı fiziksel gerçekliğin farklı biçimlerde ifade edilmesi olarak düşünülebilir.

Formüldeki c² özellikle dikkat çekicidir. Işık hızının yaklaşık saniyede 300 bin kilometre olması ve karesinin alınması, çok küçük miktardaki kütlenin bile teorik olarak çok büyük bir enerji karşılığına sahip olabileceğini gösterir.

Örneğin 1 gram kütlenin tamamen enerjiye dönüşebildiği ideal bir durum varsayılırsa:

E = 0,001 × (299.792.458)²

sonucunda yaklaşık 9 × 10¹³ joule enerji elde edilir.

Ancak burada sık yapılan bir hatayı düzeltmek önemli: E=mc², “maddeler günlük hayatta sürekli enerjiye dönüşüyor” anlamına gelmez. Formülün en basit biçimi özellikle bir cismin durgunluk enerjisini ifade eder. Nükleer süreçlerde kütle farklarının enerjiyle ilişkisi çok önemli hale gelir; fakat fiziksel süreçlerin ayrıntıları bundan daha kapsamlıdır. Einstein Online da “kütlenin enerjiye dönüşmesi” ifadesinin bağlama bağlı olarak dikkatli kullanılması gerektiğini vurgular.

Peki Bu Fizik Formülünün Toplumla Ne İlgisi Var?

İlk bakışta hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünebilir. Yerçekimi, ışık hızı, enerji veya kütle; bunların toplumsal cinsiyetle ne ilgisi olabilir?

Aslında mesele formülün kendisinden çok formüle ulaşma süreci.

Bir çocuğun fizik öğrenme ihtimali yalnızca merakına veya zekâsına bağlı değildir. İçinde büyüdüğü aile, yaşadığı bölge, okulunun kaynakları, öğretmenlerinin beklentileri, ekonomik imkânları, rol modelleri ve toplumsal cinsiyet normları bu yolculuğu etkileyebilir.

OECD’nin eğitim verileri de sosyoekonomik statünün öğrencilerin fen, matematik ve okuma performansı üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor. OECD ülkeleri genelindeki PISA 2015 verilerinde avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasında fen bilimlerinde ortalama 88 puanlık fark bulunuyordu; OECD bu farkın yaklaşık üç yıllık eğitime denk geldiğini belirtiyor.

Dolayısıyla aynı formül iki farklı çocuğun önüne geldiğinde, ikisinin formülle kurduğu ilişki aynı olmayabilir.

Bir öğrencinin evinde internet, bilgisayar, kitap, özel ders ve sakin bir çalışma ortamı olabilir. Başka bir öğrenci ise okuldan sonra çalışmak, kardeşlerine bakmak veya sınırlı kaynaklarla ders çalışmak zorunda kalabilir.

İkisi de aynı matematiksel kapasiteye sahip olabilir.

Fakat sistem onların bu kapasitesini aynı ölçüde görünür kılmayabilir.

Toplumsal Cinsiyet: “Fizik Erkeklerin Alanıdır” Algısı Nasıl Oluşuyor?

Fizik söz konusu olduğunda en çok konuşulan toplumsal faktörlerden biri toplumsal cinsiyettir.

Burada “kadınlar fizik yapamaz” gibi biyolojik bir iddiadan söz etmiyoruz. Tam tersine, mevcut araştırmaların işaret ettiği önemli mesele, kız çocuklarının ve kadınların bilimsel yeteneklerini kullanabilecekleri ortamların eşit olmamasıdır.

UNESCO, kadınların STEM olarak adlandırılan bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarındaki temsilinin hâlâ düşük olduğunu belirtiyor. Küresel olarak kadınlar STEM mezunlarının yalnızca yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor. UNESCO ayrıca toplumsal normların, önyargıların ve beklentilerin kız çocuklarının hangi dersleri seçtiğini ve bilimsel kariyerlere nasıl baktığını etkileyebildiğini vurguluyor.

Burada çok küçük görünen cümlelerin etkisi olabilir:

“Matematik erkeklerin işi.”

“Sen sözelci ol.”

“Fizik çok zor, sana göre değil.”

“Kadınlar laboratuvarda değil, başka alanlarda daha başarılı.”

Bunların her biri tek başına bir kariyeri belirlemeyebilir. Fakat yıllarca tekrarlandığında çocuğun kendi kapasitesine ilişkin algısını etkileyebilir.

Üstelik mesele yalnızca okulda başlamıyor. Oyuncaklardan televizyon reklamlarına, aile beklentilerinden ders kitaplarındaki bilim insanı tasvirlerine kadar birçok unsur çocuklara bilim insanının nasıl biri olması gerektiğine ilişkin mesajlar verebiliyor.

UNESCO'nun araştırmaları da sosyalizasyon, aile, arkadaşlar, öğretmenler ve eğitim materyallerinin STEM alanlarına ilişkin toplumsal cinsiyet algılarının oluşmasında rol oynayabildiğine dikkat çekiyor.

Kadınların Deneyimlerine Empatiyle Bakmak Neden Önemli?

Kadınların bilim alanındaki deneyimlerini konuşurken “kadınlar şöyle hisseder” şeklinde tek tip bir anlatı kurmak doğru olmaz. Bir kadın fizik öğrencisinin deneyimi ile başka bir ülkede yaşayan, farklı sınıfsal veya kültürel geçmişe sahip bir kadın araştırmacının deneyimi aynı olmayabilir.

Ancak bazı ortak yapısal sorunlar araştırmalarda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.

Örneğin ABD Ulusal Akademilerinin bilimde kadınların temsilini inceleyen çalışmasında fizik alanında kadın öğrencilerin mentor, rol model ve akran desteğine erişim konusunda zorluklarla karşılaşabildiği; fizik bölümlerinde mikroagresyonlar ve cinsiyet temelli sorunların da rapor edildiği belirtiliyor.

American Institute of Physics'in 2018–2023 yıllarını kapsayan beş yıllık araştırması da oldukça ilginç sonuçlar ortaya koydu. Araştırmaya göre kadınlar ve bazı ırksal/etnik azınlık gruplarındaki öğrenciler fizik derslerini beyaz erkek öğrencilere kıyasla daha az destekleyici ve daha az etkileşimli algıladıklarını bildirdiler. Bazı öğrenciler ayrımcılığa tanık olduklarını veya bunu yaşadıklarını da belirtti.

Bu noktada empati, “kadınlar mağdurdur” demek değildir.

Empati, aynı akademik ortamda bulunan insanların o ortamı aynı şekilde deneyimlemeyebileceğini kabul etmektir.

Erkekler İçin Mesele Suçluluk Değil, Çözüm Olabilir

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği tartışmalarında erkeklerin de önemli bir rolü var. Fakat burada erkekleri tek bir grup gibi düşünmek de hatalı olur.

Her erkek ayrıcalıklı bir akademik çevrede büyümemiştir. Her erkek kendisini güçlü veya güvende hissetmez. Ekonomik sınıf, ırk, göçmenlik durumu, engellilik, coğrafya ve aile koşulları erkeklerin deneyimlerini de değiştirir.

Bununla birlikte erkek öğrenciler, öğretmenler, akademisyenler ve yöneticiler çözümün parçası olabilir.

Örneğin bir erkek fizik öğrencisi sınıfta bir kadın öğrencinin sözünün sürekli kesildiğini fark ettiğinde bunu normalleştirmek yerine söz hakkının geri verilmesine yardımcı olabilir. Bir erkek akademisyen, yalnızca kendi çevresindeki erkek öğrencileri değil, farklı geçmişlerden gelen öğrencileri de araştırma projelerine dahil edebilir. Bir bölüm yöneticisi mentorluk sistemini yalnızca kişisel bağlantılar üzerinden değil, daha şeffaf biçimde oluşturabilir.

Bunlar “kahramanlık” değildir.

Bunlar daha adil bir akademik kültür oluşturmanın sıradan ama etkili yollarıdır.

Irk ve Etnisite: Fizik Gerçekten Herkese Aynı Kapıyı mı Açıyor?

Bilimin evrensel olması, bilim kurumlarının her toplumda ve her birey için eşit fırsatlar sunduğu anlamına gelmez.
 
Üst